18. İstanbul Bienali, bu yıl İstanbul’un çok katmanlı ruhuna yepyeni bir pencere açtı. Şehrin ritmine nefes aldıran bienal, sanatın yalnızca sergilenen bir nesne olmadığını hatırlattı.  Bu sene bienal yaşadığımız kente, kimliğimize ve kırılganlıklarımıza dokunmamızı sağlayan bir deneyim oldu. İstanbul’un sokaklarına, hanlarına ve köklü yapılarına yayılan bu edisyon; hem kentin dönüşen hafızasına hem de geleceğe dair umuda ince bir iz bıraktı. “Üç Ayaklı Kedi” temasıyla karşımıza çıkan bu yılki bienal, görmenin, hissetmenin ve yeniden düşünmenin tam ortasına yerleşti. 

Ah Güzel İstanbul! 

İstanbul deyince aklınıza ne geliyor? Daha doğrusu neler geliyor? Zira İstanbul’u yalnızca bir objeyle veya tek bir kelimeyle ifade etmek oldukça güç. En azından benim için. Her köşe başını dünyanın en tatlı kedilerinin tuttuğu, kentin dönüşen hafızasının hala canlı olduğu en nadir şehirlerden biri. İstanbul nasıl bir şehir biliyor musunuz? Böyle hem eksiksin hem de bir yanın en ufak şeyle tam oluyor gibi.  İstanbul’un hiçbir zaman tam içerisinde olamazsın ama hiçbir zaman tam dışında da değilsindir. Çelişkiler şehri güzel İstanbul’umuz. Böyle bir girizgahtan tahmin edileceği gibi ben de tam İstanbul sevdalılarındanım. 

Dolayısıyla şehrin her köşesinde ne var yakından takip ederim. Bienaller, film festivalleri, konserler aklınıza ne gelirse. Ama içlerinden biri var ki her sene yarattığı konseptlerle acaba bu sefer neyi keşfedeceğim diye çıkıyorum yola. Tabi ki İstanbul Bienali’nden bahsediyorum. Herkes hazırsa 18. İstanbul Bienali bu sene nelere ev sahipliği yaptı bahsetmek isterim. 

Kırılganlık, Dayanıklılık ve Yeni Olasılıklar 

İstanbul bu yıl bir kez daha çağdaş sanatın nabzını tuttu. 18. İstanbul Bienali, Christine Tohmé küratörlüğünde “Üç Ayaklı Kedi” başlığıyla şehirle yeni bir diyalog kurdu. Hem bireysel hem kolektif kırılganlıkları görünür kılan bienal, ilk ayağında özellikle iki güçlü tema etrafında ilerliyor: “kendini koruma” ve “gelecek olasılıkları.” 

Bu yılın bienali, yalnızca mekânları dolduran eserlerle çevrili değildi. Aynı zamanda kentin dönüşen hafızasıyla kurduğu bağlarla da öne çıktı. Tohmé’nin yaklaşımı, izleyiciyi pasif bir gezgin olmaktan tamamen çıkarmıştı. Öyle ki herkesi yaşadığı dünyanın ağırlıklarını, risklerini ve umutlarını yeniden düşünmeye davet etti. 

18. İstanbul Bienali Bir Kent Haritası Gibi Yayılmış 

18. İstanbul Bienali, klasik sergi formatının dışına çıkarak İstanbul’un farklı bölgelerine yayılıyor. Böylece hem kentin tarihsel dokusu hem de bugünün kültürel ritmi sergilerin bir parçasına dönüşüyor. Bu yıl 30’u aşkın ülkeden 47 sanatçının eserleri şu mekânlarda sanat meraklılarıyla buluştu: 

  • Meclis-i Mebusan 35 
  • Zihni Han 
  • Galeri 77 
  • Muradiye Han 
  • Galata Rum Okulu  

Her mekân hem bienalin temasını güçlendiren hem de kendi hikâyesini taşıyan birer katman olarak öne çıkıyor. 

Beyoğlu-Karaköy Hattı Yeniden Keşfedildi 

18. İstanbul Bienali 23 Kasım Pazar günü ilk ayağını tamamladı. Benim için bu turda 8 mekân arasında en dikkat çekici olanlar Zihni Han ve Galata Rum Okulu oldu. Bu iki durak aslında zaten eserlerin en yoğun toplandığı yerlerdi. Bunun yanı sıra Galeri 77’deki eserler de oldukça etkileyiciydi.  


Bir Cevap Yazın

sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin